Gundem - Efrâdını câmi, Ağyârını mâni..... - Blogcu



 

Yatağından taşan bir nehre benziyoruz... Biz hiç de can çekişen bir millet değiliz.Canlı,kuvvetli bir milletiz.Bizi zinde tutabilecek yeğane kuvvet,İslamiyyettir...

 

(Abdulhamid Han)
_________________


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Türkçeye Nasıl Fransız Kaldık

 

Türkçeye Nasıl Fransız Kaldık

 

BENİN, Burkina Faso, Kamerun, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Cibuti, Gabon, Guinea, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijerya, Ruanda, Senegal, Tago, Tunus ve Fas.

Sıraladığımız ülkelerin en belirgin ortak özelliği sorulmuş olsaydı, belki çoğumuzun aklına gelen ilk cevap “Bu ülkeler Afrika’da yer alıyor” olurdu. Evet doğru. Ama bir ortak özellikleri daha var ki, Afrika’da yer almak kadar belirgin ve ayırt edici: Frankofon ülkeler ailesine mensup olmaları.

Frankofon kelimesin aslı “La Francophonie.” Anlamı kısaca “Fransızca konuşan” demek. Uluslararası camiada “Frankofon Ülkeler” denilince, tıpkı yukarıdaki zikrettiğimiz ülkelerde olduğu gibi, 18 ülkede Fransızca resmî dil olarak kullanılıyor. Ayrıca 57 ülkede Fransızca ya ikinci dil, ya da yaygın olarak kullanılmakta.

Afrika’daki Fransızca konuşulan toplam yerleşim alanı ABD’den daha büyük. Bu ülkelerdeki toplam nüfus ise 254 milyon. Bu rakam ise çeyrek milyar insanın doğrudan veya dolaylı olarak Fransızcayı ortak iletişim aracı olarak kullandıkları anlamına geliyor. Kısaca bu kadar geniş bir alanın ve sayılmayacak kadar çok farklılıkların bulunduğu bir bölgenin ortak paydasını oluşturuyor Fransızca.

Kısaca “Frankofon” olma özelliği saydığımız bu ülkelerde yaşayan insanlar kendi öz dillerine “Fransız” kalmış durumdalar.

Peki ya biz?

Little Big, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant, LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tifanny, Cotton Shop, Benson Jeans, McDonald’s, Burger King, Pizza Hut, Domino’s Pizza, Carousel, Galleria, Capitol, Atrium, Carrefour, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi telaffuzda bile zorlandığımız belki binlerce isim…

Rainbow Kasabı, Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer gibi yarı Türkçe isimler…

CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Kiosk (Köşk), Zift (Zift), Ramsey (Remzi) gibi Türkçeden bozma yabancı isimler…

Sakashi (Salih Kaya isminin ilk heceleri ile Japon malı havasını veren ‘shi’ eki), Yu-Ma-Tu (Yunus, Mahmut ve Tuncer isimli üç kardeşin isimlerinin ilk heceleri), BEMS (Baba, Emine, Mustafa ve Sabri isimlerinin ilk harfleri) gibi yabancı havası verilen isimler…

Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere artık hiç de yabancı değiliz.

Yabancılaşma, artık hiç yadırganmaz durumda. Belki de kaçınılmaz veya sıradan görülüyor. Yabancılaşmanın veya gönüllü işgal altına girmenin temelinde yatan gerekçe veya gerekçeler hakkında epey madde sıralayabiliriz. Bizdeki yabancı hayranlığından, hayatın hemen her aşamasında yağmur misali karşımıza çıkmasına kadar yüzlerce sebep bulabiliriz.

Bu sebeplerin en önde gelenlerinden birisi, toplum olarak, bir şekildeki kullanımlarda çok istekli oluşumuz olsa gerek. Duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk birkaç denemede hafiften bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını unutuyoruz. Derken dildeki bu dönüşüm tabelalara da yansıyor. Tabelalar yabancılaştıkça, insanlarda daha fazla yabancı hayranlığı oluşuyor. Yabancı hayranlığı daha fazla yabancı kelime kullanmayı doğuruyor. Ve bir kısır döngü devam edip gidiyor. Şimdi bu kısır döngünün başladığı tarihlere doğru kısa bir seyahat yapalım.

İlânât

1838 yılında İngilizlerle yapılan Ticaret Sözleşmesi gereği, Osmanlı pazarlarına İngiliz malları hızla girmeye başladı. Kısa zamanda diğer Avrupa ülkeleriyle yapılan ticaret sözleşmeleri ile kumaşından işlenmiş derisine, mobilyasından züccaciyesine, hatta askerler ve devlet memurları için özel olarak üretilen kıyafetlere varıncaya kadar ürünler Osmanlı insanının önüne sunuldu. Adı geçen sözleşmeyle, Osmanlı toplumunu büyük bir pazar olarak gören Avrupalı tüccarlar, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Anadolu’da da bir tüketim toplumu oluşturmak için harekete geçmişlerdi. Bunun için Avrupa patentli ne varsa, gerekli-gereksiz demeden Osmanlı pazarlarına bu ürünleri taşımaya başladılar.

Avrupalı tüccarların kullandıkları en etkili yöntem o dönemlerde yayınlanan gazetelere reklâm vermek idi. O dönemin karşılığıyla “ilânât,” yani reklâmlar yoluyla kendi ürünlerini, üstelik kendi verdikleri isimlerle Osmanlı insanına çok geçmeden kabul ettirdiler. Piyano, çikolata, sigorta, mıknatıs, lokanta, vida, fanila, kablo, vapur, tiyatro, balkon gibi bize artık hiç yabancı gelmeyen kelimeler günlük hayatta sık sık kullanılmaya başladı. Hatta o günün insanlarınca bilinen “Medicamants Nouveoux” (Yeni İlâçlar) gibi ifadeler hiç çekinilmeden reklâmlarda kullanılıyordu.

Batılı tüccarların kendi ürünlerini tanıtmak ve markalarını zihinlerde yerleştirmek için o dönemde kullandıkları bir başka ilginç yöntem de mektupların kullanılmasıydı. Osmanlı topraklarındaki ticaretle uğraşan meslektaşlarına veya yakın dostlarına gönderdikleri mektupların üst kısımlarına, sattıkları ürünün ismi veya markasını da yapıştırıyorlardı.

Gazetelerden mektuplara kadar hemen her alanda Osmanlı sınırları içinde hızla yayılan yabancı ürünler ve markalar, yeni bir tabela kültürünü de ortaya çıkarmıştı. Vitrin camlarında, dükkânların tabelalarında gerek Arap harfleriyle, gerekse Latin harfleriyle yazılan isimler bambaşka bir dili günlük hayata yerleştirmeye başlamıştı. 19 Temmuz 1918 tarihini taşıyan ve İstanbul’da yayınlanan Yeni Mecmua isimli derginin, “Zavallı Türkçe” başlıklı başyazısında bu yeni dil şiddetle eleştiriliyordu. Yazı, belki o dönemin sadece Beyoğlu semtinde yaşananları aktarıyordu. Ama bugün ülkemizin kasabalarına, hatta köylerine varıncaya kadar gözlemlenen tabloyu aynen aktarıyor gibi. Bazı ifadeleri aktaralım:

“Bizim memlekette en az bilinen, sarfu nahvi her gün hırpalanan bir lisan varsa Türkçe’dir. Bunu mübalâğa mı zannediyorsunuz? O halde biraz etrafınıza göz gezdiriniz. Mağazaların yekpare iri camları üstündeki yazılı satırlara, duvarlara yapıştırılmış sarı, mor, pembe kâğıtlı ilânların kocaman harflerine... Beyoğlu’ndaki kibar moda mağazalarının ucuzluk ilânlarına bakınız.”

Reklâmlar yoluyla yeni teknolojiler ve yeni ürünlerle birlikte, Osmanlı toplumuna yeni anlayışlar, yeni alışkanlıklar, kısacası yeni yaşama biçimleri de gelmişti. Gelen bir şey daha vardı: Yeni bir dil.

Batılı tüccarlar ürünlerine olan güveni sağlayabilmek için, insanımızda o dönemlerde filizlenmeye başlayan Batı hayranlığını çok iyi kullandılar. Duvar kâğıtları, çatal-kaşık, dikiş makinesi, züccaciye, giyim-kuşam, yeni teknolojik ürünler reklâmlar aracılığıyla ballandıra ballandıra anlatılırken, bu ürünleri kullanmanın çok önemli bir saygınlık kaynağı olduğu vurgulanıyordu. Bir ürün tanıtılırken hangi ülkede üretildiği de mutlaka söylenenler arasındaydı. İngiliz veya Alman malı olduğu, Fransa’dan veya Amerika’dan getirildiği belirtilmeden geçilmiyordu. Artık insanlar aldıkları bir ürünü yakınlarına büyük bir gurur içinde, “Frengistan malı,” “nev icad,” “yeni icad,” “Avrupa işi” ve “dünyaca ünlü” gibi ifadelerle anlatmaya başlamışlardı. Ve artık görülen her bir yeni ürün “Vay be, adamlar ne güzel yapmışlar!” sözleriyle yâdedilir oldu.

Neler değişti?

Bir zamanlar yabancı isim ve markaları gazetelerde, duvar afişlerinde, dükkânların tabela ve vitrinlerinde gören insanımız, 1950 yılından itibaren radyonun yaygınlaşmasıyla daha fazla markayla tanışma fırsatı buldu. Tanıştığı her yabancı marka insanımızın Batı hayranlığını daha da arttırdı. Bu hayranlığa paralel olarak, lüzumlu–lüzumsuz ayırdetmeksizin daha fazla Batılı ürün piyasalara sürüldü. 1970’li yıllarda yavaş yavaş yaygınlaşan televizyon yayını yine aynı yönde hizmet etti. 24 Ocak 1980 tarihi, hem reklâmcılık açısından, hem de yabancı markaların daha da yaygınlaşması açısından çok önemli dönüm noktalarından birisi oldu. Bu tarihte alınan ekonomik kararlar çerçevesinde, ülke içinde yabancı yatırımların gerçekleşmesine yönelik önemli imkânlar sunuluyordu. Kısa zamanda pek çok yabancı firma Türkiye’de yatırım yaptı. İç piyasada daha fazla yer etmek isteyen bu firmalar basın yoluyla yoğun bir reklâm faaliyetine giriştiler. Bu yarış 1990’lı yıllarda hızla çoğalan özel televizyon kanallarıyla iyice kızıştı. Bu reklâm yarışına paralel olarak insanlardaki yabancı markalara olan hayranlığı, bu hayranlık da cadde ve sokaklardaki yabancı isimli dükkân, mağaza, market, kasap, saatçi, kırtasiyeci, ayakkabıcı ve daha pek çok satış yerini hızla arttırdı.

Türkçeye fransız kaldık

Artık 2000’li yıllardayız. Yabancı marka hayranlığının ve kullanımının sonu ne zaman gelecek diye merak etme fırsatı dahi bulamadan, bu kez devreye internet girdi. Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere hiç de yabancı değiliz.


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Beyaz (Şeytan) Hoca Hacklendi Bir de Not Bırakıldı

 

Beyaz (Şeytan) Hoca Hacklendi Bir de Not Bırakıldı
16/08/2007


İsmi hem magazin dünyasında hemde dini alanda geçen Zekeriyya Beyaz'ın www.zekeriyabeyaz.com.tr sitesi hacklendi.

Hackerler hackledikten sonra birde not bıraktı.

Hocalığına inanmıyorum Ne demek kurban kesmek yerine parasını dağıtmak yetelidir.Bunun yanlış olduğunu ben bile biliyorum diye not bıraktılar. ve en sonunda İMANA GEL YAZDILAR.

haberalemi.net


glitter-graphics.com

Yorum (1) Yorum yaz!

Ahlâk Çıplak!

Ahlâk Çıplak!

 

 

GÖZÜNÜZ AYDIN! Açık saçıklığın ahlâksızlık sayıldığı günler geride kaldı. Artık açık saçıklığa ahlâksızlık diyenler, ahlâksız sayılıyor. Son yıllarda bu değer(sizlik) o kadar yerleşti ki, karşısında hiçbir güç duramıyor. Modern cahiliye kuvvetleri, âdeta ringde rakibini yere sermiş boksör gibi, önüne çıkan herkese sahayı dar ediyor.

Toplumun “genel ahlâk’ını savunma durumunda olan idareciler bile, özür dileyici bir dille konuşuyorlar. En son geçen ay İstanbul Belediye Başkanı’nın bazı firmalarla aralarında bilboard reklâmları dolayısıyla gerçekleşen “mayo savaşları”nda nasıl yere serildiğini hep beraber gördük.

Gerek yaşanan bu son olayda gerekse öncekilerde, açık saçıklık konusunda eksik kalan, bu konunun akl-ı selimle bir türlü ele alınamıyor olması. Genellikle muhbir gazetelerin ağır itham ve kınamalarını takiben atılan geri adımla konu kapanıyor.

Öte yandan, hakikaten çok dallı budaklı bir konuyla karşı karşıya olduğumuzu da kabul edelim. Açık saçıklıktan (veya aynı madalyonun diğer yüzü olan “tesettür meselesi”nden) bahsettiğiniz anda ahlâktan, kadından, kadın psikolojisinden, cinsellikten, şehvetten, kadın-erkek ilişkisinden, Doğu-Batı kültür farklarından, dinden, toplumsal ahlâktan, genel ahlâk kurallarından, hukuktan, tarihten, psikolojiden, farklı dünya görüşlerinden; kısacası kadının ne kadar merkezî bir öneme sahip olduğunu ima eden pekçok alandan bahseder hale geliyorsunuz.

Bizim ülkemiz gibi halkın çoğunluğu Müslüman ama onları değiştirmeye çalışan bir seçkinci azınlığın olduğu ülkelerde ilave bir sorun, tarihsel geçmişle ilgili. Tanzimat döneminden sonra Rum kızlarının Pera Caddesi’nde başı açık gezmesiyle start alan ve Cumhuriyet devrimleriyle hız alan açılma serüveni, geçen bir yüzyıl içinde çok farklı bir noktaya geldi. Bir yirmi yıl öncesinde dahi kolu açıklık bir iffetsizlik işareti iken, bugün kolu açmadan sokağa çıkana rüküş muamelesi yapanlar var. İffetsizliğin sınırı neredeyse bikinin sınırlarına kadar indi.

Sakal ve tesbihle birlikte Osmanlı kadınının giydiği çarşaf, Cumhuriyet kurucuları tarafından “şeytan işi” ilân edilmişti. Cumhuriyet’in aydınlık geleceğini ise çağdaş giyimli, başı açık, ufka bakan kadın temsil ediyordu. Bu, elbette boşuna değildi. Toplumsal bir dönüşüm, kadını dönüştürmeden olmuyordu. İlginçtir, o gün tesettürü negatif simgeleştirmeye tabi tutanlar, bugün başörtüsüne “siyasi simge” yakıştırması yapıyor. Zihniyet aynı. Halbuki başörtüsü takanların kendisi böyle bir nitelemede bulunmuyor. Hem sonra simge kavramı, nasıl bir anlama sahip ki bu kadar kötülemeyi hak ediyor?

Öte taraftan, elbette tesettürün siyasi olmasa da bir “simge” niteliği taşıdığı kuşku götürmez. 1400 yıldır İslâm’la şereflenmiş toplumların Müslüman olduğunun simgesidir tesettür. Fakat Müslüman hanımlar tesettür emrini simge olsun diye değil, Allah emrettiği için yerine getirirler. Hikmetine gelince, en başta gelen hikmeti, kadının toplumsal hayata erkeklerle eşit şartlarda katılmasını sağlamasıdır. Bu sayede hem tesettürlü hanım kendisiyle kişiliği üzerinden ilişki kurulduğunu bilir, hem de erkekler açık saçıklığın ayartıcılığından korunmuş olurlar.

Tesettürün içteki bu işleviyle beraber, dışa dönük işlevi, esas o “simge” niteliği taşır. Yabancı biri, gittiği yerin bir İslâm beldesi olduğunu minarelerinden sonra, kadınların giyiminden anlar. Bu giyinme, ona birtakım sınırların varlığını haber verir. Günümüzde ise tesettür, seçkinci azınlık kültürü hâkimiyeti nedeniyle içeride bile dışarlıklı bir muamele görüyor. Yabancıların onu simge olarak algılaması son derece normal. Ya içerideki birileri de onu simge olarak algılıyorsa, bu onların da “yabancı” kategorisine ait olduklarını ima etmez mi?

Bugün tesettürü çağdışı, açıklığı çağdaşlık olarak lanse edip tartışmaya katılan az ama sesi çok çıkan grup ve onlara sırf sınıfsal çıkarları gereği destek veren bürokratik elit, zihinlerinde derin bir siyasi tarih bilinciyle hareket ediyorlar. Son derece politize olmuş durumdalar. Dolayısıyla bir mayo reklâmını tartışırken (zahirde göründüğü gibi) sadece açıklık ve ahlâk arasındaki ilişkiyi veya bir genel ahlâk konusunu tartışmıyoruz. Bir siyasi tarih okumasının kendilerini koyduğu safta, o safta olmanın bilinciyle konuşanlarla muhatap oluyoruz. Tavırlarında görülen hırçınlığın sebebi de bu siyasi bilinç.

Hırçınlığın diğer bir sebebi ise, alabildiğine “psikolojik” bir düzlemde gelişiyor. Kendilerini çağdaş hayat tarzına uyduran bayanlardan bir kısmı, dinî skala içinde kendilerine ayrıcalıklı bir konum takdir edilmediğinin farkında oldukları için tesettürden rahatsız oluyorlar. Tesettürün görünürlüğü, bu farkındalığı hatırlattığı ve (belki de) “suçluluk hissi”ne neden olduğundan, bu kesim nezdinde tesettür bir “öfke nesnesi”ne dönüşüyor. Tesettürün temsil ettiği değerler sistemi, bu kişileri âdeta çıldırtıyor.

Fakat bu onların problemi. Bulundukları yerin meşruiyetini sağlamak görevi kendilerine düşer. Şu ise hepimizi ilgilendiriyor: Acaba örtünme meselesi, öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi, sadece siyasi bir sorun mudur? Yoksa ondan önce kadınla, kadının yaratılış özellikleriyle ve ahlâkla ilgili bir sorun mudur? Eğer ikincisiyse—ki öyle olduğuna kuşku yok—o zaman konuyu önce bu düzeylerde konuşmamız gerekmiyor mu?

Örneğin, kadınlar dekolte bir kıyafetle sokakta yürürken karşıdan gelen her erkeğin kendilerine ilgiyle bakmasından fıtraten hoşlanır mı? Kısa etek giymeyi kendisi tercih ettiği halde iki de bir uzatma refleksi gösteren bayanlar, yabancı erkek bakışlardan çekindiklerini ihsas etmiyorlar mı? Kadınların hepsi manken vücutlu olmadığı, çoğunluk yaşlı ya da yeterince güzel olmadığına (olanlar da bir gün yaşlanacağına) göre, bunlar vücutlarını teşhir etmeyi mi yoksa gizlemeyi mi uygun bulurlar? Bu noktada vücutların gizlenmesi gibi makul ve kolay yol mu seçilmeli; yoksa âdeta yaratılışa meydan okurcasına estetik cerrahinin ve Cosmopolitan dergisinin rüyalarını süslediği gibi tüm kadınları manken ölçülerine getirmek yolu mu seçilmeli? Hem sonra, yaratılış olarak kadınlar erkeklerden daha güçlü mü, yoksa zayıf mıdır? Psikolojik olarak kadınların özellikle yabancı erkeklerden çok çekinmeleri ama bağlandıkları erkeklere güvenli bir liman gibi sığınmaları, onların fıtraten zayıflığına işaret etmiyor mu? Eğer ediyorsa, kadını erkekleştirmeye çalışmak yerine, bu fıtrî zayıflığın kabulü ve ona göre hareket edilmesi gerekmez mi?

Sorular hiç kuşkusuz uzatılabilir. Ama kadın fıtratı ve psikolojisini ilgilendiren bu sorular, cevap verilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Gelgelelim, modern cahiliye savunucuları, bu soruların yanından bile geçmiyorlar. Onların zihinsel kodlarında bunların bir karşılığı yok gibi. Çünkü yaratılış ve fıtrat özelliklerine dayalı bir ahlâk oluşturma diye bir dertleri yok. Laf aramızda kalsın, ama galiba ahlâk diye de bir dertleri yok.

Onların ahlâkî bakış açısını, Sigmund Freud’den bu yana, “İnsan, potansiyellerini özgürce gerçekleştirmelidir” sloganı belirliyor. Ahlâkı katıksız özgürlüğe eşitleyen bu bakış açısı, doğuştan herhangi bir sınır konulmayan şehvet, akıl ve gadap gibi temel kuvvetlerin sonuna kadar götürülmesine izin veriyor, hatta buna teşvik ediyor.

Oysa Aristotle’dan bu yana pekçok büyük sima (bunlara Gazalî ve Said Nursi de dahildir), insanın doğuştan getirdiği ve sınır konulmamış kuvvetleri ile ahlâk arasında çok yakın bir ilişki olduğunu öne sürmüşlerdir. Akıl, şehvet ve gadap kuvvetlerinin ifrat ve tefrit dereceleri olduğu gibi bir de orta derecesi vardır. İşte, adil ve ahlâkî olan, bu orta derecedir.

Örneğin, şehvet insanda bir kuvvettir. Şehvetin tefrit derecesi, hiçbir şeye ilgi duymamaktır. Sadece cinsel ilişkiye değil, yemeye, içmeye de… İfrat derecesi ise, tam tersine, hemen her şeye ilgi duymak ve tecavüzkârane istemektir. Bu kişinin “şehvet midesi” o kadar büyüktür ki, ne yese doymaz. Vasat yani orta derecesine gelince, kendi ruhî ve fıtrî ihtiyaçlarını tatmin edecek miktarda ve helal olana ilgi duymak, ama başkasına duymamaktır.

Freud’un “potansiyelleri özgürce gerçekleştirme” ideali, işte Aristotle’den beri geçerliliğini koruyan bu şablona göre, hiçbir sınır gözetmeden insanlara ifrat derecesini hedef gösteriyor. Ve sınırlar aşıldığında, akıl doğruyu yanlıştan ayıran bir işlev yükleneceğine; yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermeye yarayan bir “cerbeze âleti”ne dönüşüyor. Daha kötüsü, sınırlar bu kadar aşıldığında hiçbir şeyden korkmaz hale gelen insanın tanıyabileceği bir “ahlâkî otorite” de kalmıyor. Bugün hayretle izlediğimiz bazılarının, çıplaklığı hayasızca savunabiliyor olmalarının anlaşılabilir tek açıklaması bu.

Halbuki, sınırsız özgürlük ile ahlâk arasında yakından uzaktan hiçbir ilişki yoktur. Özgürlük belli bazı ahlâkî hükümler ve dürüstlük, iyilikseverlik gibi güzel ahlâkla desteklenmedikçe, hiçbir öneme ve değere sahip değildir. Zira özgürlük eğer insanı bulunduğu yerden daha yükseğe çıkarıyorsa değerlidir; yoksa hayvan gibi gününü gün eden bir varlık yapıyorsa, o özgürlük zaten kalmaz. Sahneyi toplumu esir etmeye çalışan güçler almakta gecikmezler. O bakımdan modern cahiliye savunucuları, özgürlüğe bir sınır çekilmesi gerektiğini ve ahlâkın insanın yapmak istediği bazı şeylerden geri durması, yapmak istemediği şeyleri ise bir ölçüde kendini zorlayarak yapmasıyla vücut bulacağını hiçbir zaman unutmasınlar lütfen.

Yok eğer, “Biz zaten sadece hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; ahlâkla işimiz yok” diyorlarsa, bilsinler ki onu da yapamazlar. Çünkü geçmiş geçmişte kaldı. Dostlardan ayrılığın hüzün verici sayfasına dönüştü. Gelecekse daha gelmedi. Gelse bile, hiçbir ahlâkî otoriteye bağlı olmayan bu itaatsizlikleri ve itikatsızlıklarıyla kendilerine onun da bir yararı olmaz.

Unutmadan, “Çıplaklık ile ahlâk arasında ne alâka var?” diyenlere, kendileri açısından olmadığı belli, ama inançlı insanlar açısından ne alâkası olduğunu izah edelim.

İnançlı bir insan, eşini sadece bu dünya için değil, ebedî âlemde de refikası olduğu için sever. Bu düşünceyle eşine sadece gençlik güzelliğine sahip olduğu zamanlarda değil, yaşlandığında da saygı ve hürmet gösterir. Bunun karşılığında talep ettiği tek şey, eşinin güzelliğini başkalarına değil, sadece kendisine has kılmasıdır. Aile yuvasında muhabbet ve huzur, işte bu adilane ve her iki tarafın fıtratına uygun ilişki biçiminin kurulmasıyla mümkün olur ve zaman içinde olgunlaşır.

Giyim kuşamda veya reklâm gibi ticarî faaliyetlerde açık saçıklığın ve çıplaklığın yaygınlaşması ise, sözünü ettiğimiz aile saadetine ve eşler arasındaki muhabbete yönelmiş en büyük tehdittir. Ve başka sebepler bir yana, sırf bu yüzden dahi, kamusal alanda çıplaklığa “genel ahlâk” gözetilerek bir sınır çekilmelidir.

“Kafaları sadece cinselliğe çalışıyor” iddiasına gelince: Hayır, onların kafaları cinselliğe çalışmıyor. Sadece siz göze sokarcasına teşhir edince, akıllarına geliyor. Ve onlar bundan rahatsız olduklarını söylüyorlar. Bu, bir ahlâk belirtisi.

Peki ya, sizin pişkince çıplaklığı savunmanıza ve kendi ahlâksızlığınızı karşı tarafa yüklemeye çalışmanıza ne demeli?  Ömer Baldık


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

TÜRKÇE GİDERSE TÜRKİYE GİDER!..

 

TÜRKÇE GİDERSE TÜRKİYE GİDER!..

 

         Nerede görülmüş ki, bir milletin insanları 100 yıl önce, hatta 50 yıl önce yazılan dilini anlamasın?

         Nerede görülmüş ki, insanların kullandıkları kelimelerin cinsine göre siyasi tavırları, bağlantıları, hatta dine karşı tutumları belirlensin? Olamaz! Böyle garabetlere Türkiye’den başka bir yerde rastlamak mümkün değil!

         Türkçe’nin başına gelenler, hızla gelmekte, getirilmekte olanlar, aynı zamanda Türk milletine neler yapılmış olduğunun, Türkiye’nin başına da neler gelebileceğinin birer açık seçik göstergesi. Onun  için kendisini Türk sayan bu kültürün mensubu olan, içinde hala gerçek vatan, millet sevgisi olan herkesin artık pür dikkat kesilmesi, ufak tefek ayrılık gayrlılıkları bir kenara bırakıp birkaç ana hedef konusunda birleşmesi gerekiyor. En önemli hedef, birinci kurtuluş cephesi, TÜRKÇE. Neden mi? Unutmayalım:

         Türkiye’nin kurtuluşu,  Türkçe’nin kurtuluşuna bağlıdır. Türkçe giderse, ne Türkiye kalır,ne Türk dünyası,ne de Türk. (yani Türk kültürüne mensup olanlar).

         Bir dilin yaşayabilmesinin ilk şartı eğitim dilinin tamamıyla o dilden olmasıdır. Onun içindir ki; sömürgeleşmemiş her ülkede eğitim dilinin  resmi dilden başka bir dilde olması ülke anayasasına aykırıdır. O kadar ki, Avusturya gibi ülkelerde yabancı öğrencilerin bile başka dilden eğitim görmeleri yasalara aykırı. Hele yabancı dilden eğitim anaokuluna kadar inerse, o ülkenin dili bir iki nesil sonra toptan yok oluyor. İşte İngilizler bunu İrlanda’ya yaptı. Ama o zaman İrlanda, İngilizlerin İrlandalılara yaptığı envai çeşit zulümlerle tuzlanmış bir işgal altındaydı.Fransızlarda, Osmanlı Türk devletinden kopardıkları Müslüman Kuzey Afrika ülkelerinde aynı siyaseti güttüler. Zulümler hâlâ devam ediyor. Oralarda  pek Arapça kalmamış. Bunun arkasında, roma imparatorluğunun eskiden Hıristiyanlaşmış eyaletlerini Müslümanlıktan sıyırıp yeniden Hıristiyanlaştırmak da yatıyor. Bu eyaletlerden biride  Anatolia yani Anadolu ve Türkçe yok edilmek isteniyor.

         Türkçe’mize sahip çıkmanın, onun içinde en baştan yabancı dille eğitime karşı durmanın artık bir hayat, memat, ölüm-kalım meselesi olduğundan kimsenin şüphesi kalmasın. Çünkü:

         Türkçe olmadan Türk kültürü olmaz,

         Türk kültürü olmadan Türk kimliği bulunmaz,

         Özüne itibarı olmayanın haysiyeti olur mu?

 

         TÜRK DEDİĞİN HAYSİYETSİZ YAŞAMAZ.

                                                           Oktay  SİNANOĞLU

 


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

myspace backgrounds
Myspace Backgrounds