Serbest Kursu - Efrâdını câmi, Ağyârını mâni..... - Blogcu



Bi Beş Dakkan Var mı?




Bi Beş Dakkan Var mı?
Büyükçe bir parkın banklarından birinde orta yaşlı bir adam uzakta
oynamakta olan oğlunu seyrediyordu. Bu sırada yanındaki banka bir kadın ilişiverdi
usulca. Kaydıraktan kayan kırmızı tişörtlü çocuğu işaret etti: "Şu kayan benim oğlum!"
" bağışlasın, pek güzel bir çocuk!" dedi adam.
"Salıngaçtaki mavi gömlekli de benim oğlum!" Sonra saatine bakıp, oğluna seslendi,
"Ne dersin Ahmetçiğim eve dönelim mi?" Ahmet yalvarırcasına konuştu; "N'olur baba,
beş dakika daha!" Adam başını sallayarak onayladı. Ahmet salınmaya devam etti.
Aradan dakikalar geçti, adam oğluna tekrar seslendi: "Gidelim mi Ahmet?" Ahmet
tekrar yalvardı babasına, "N'olur baba, beş dakika daha!" Bu sırada, tahterevallide
bir arkadaş bulmuştu kendine. Adam tebessüm etti, yerine oturdu: "Tamam, tamam!"
Bu sırada kadının sesini duydu. "Ne güzel, pek sabırlı bir babaya benziyorsunuz!"
Adamın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, "Büyük oğlum Ali'ye geçen yıl tam
burada sarhoş bir sürücü çarptı. Onun acısı hâlâ yüreğimde. Ali ile yeterince vakit
geçiremedim. Şimdi hayatta olsaydı, bir beş dakika onunla birlikte olmak için neler
vermezdim ki! O gün, aynı hatayı Ahmet'te yapmayacağıma yemin ettim. O her
defasında sallanmak için bir beş dakika daha kazandığını düşünüyor. Ama aslında,
ben onu seyretmek için beş dakika daha kazanıyorum."
Nice beş dakikayı bir sonraki saatin başına yetişmek için ayağının altına taş diye
alırsın. Aradan çıkarılası, önemsiz, kayda değmez bir süredir beş dakika... Saat
10'a beş varsa, yahut 10'u beş geçiyorsa, görmezsin beş dakikayı, yuvarlarsın
onu hiçliğe. Belki önce sen yuvarlanırsın iğretiliğe; "saat 10" dersin kısaca. Yok
gibidir beş dakika... O yok olmasa bile, sen yoksundur onun içinde... Kendini bir
türlü yakıştıramazsın beş dakikanın aynasına. Gölgelik bile değildir o. Telaşların,
koşturmaların hammaddesi, suskun ve uysal köşe taşları gibidir. Yontulup atılır
bir köşeye. Çıkıntıdır en fazla; pürüzsüz akıp geçen zamanın içinde kendinden
utanan bir tümsektir; ihmale gelir bir küsurattır.
Sığmaz ki insan beş dakikaya...
Beş dakikaya başını dayayıp uyuyamazsın. Beş dakikaya kalbini, arzularını, ideallerini
sığdıramazsın. Şöyle koltuğa kurulur gibi rahatça kurulamazsın beş dakikanın içine.
Hasta karyolasının ucuna bitişir gibi oturursun orada. Sanki düşecekmiş gibisindir
oradan. Birkaç dakikaya kalmaz kaldırılacaksındır. Az sonra son nefesini verecek, alıp
başını gidecek beş dakika... Kimsenin umurunda olmayan bir hasta gibi, kimsenin
umursamadığı son nefes gibi, kimsenin şehir nüfusundan düşmeyi düşünmediği sıradan
bir cenaze gibi...
Uzanamaz ki insan kalbi beş dakikaya...
Beş dakika eğreti durur. Sen de eğretileşip öyle girersin onun içine... Hatırı yoktur beş
dakikanın ömründe. Z/amansız bir bıçak sırtıdır o. Ne oradasın, ne burada. Sanki yastıktan
kalkmış bir başın ardı sıra bıraktığı bir çukur. Uyumuşluk alameti, mahmurluk nişanesi.
Beş dakika geldiği gibi gidecek bir gemi. Yandığı gibi sönecek ince bir kıvılcım. Adını
bilmediğin bir dağın hiç adım atamayacağın yamacında bodur bir ağacın dalından gece
yarısı düşüveren sarı kuru yaprak gibi düşer beş dakikalar ömrün rahminden... Kimsenin
canı yanmaz beş dakika tükenirken. Kimsenin içinden bir şey kopmaz beş dakika daha
ileri gitmişse zaman.
Göğsünden zoraki aşk emmeye çalışan üvey evladındır beş dakika...
Hiç ummadığın bir anda çıkagelirse, başını sokarsa kapıdan içeri sevinmezsin, sevine-
mezsin. Alıp başını giderse de aldırış etmezsin. Kaybını hesaba katmazsın. Eksikliğini
eksik bilmezsin.
Ömrün cüzdanında harcanacak bozuk paradır beş dakika...
Vitrinlerin parıltısıyla dilenen, billboardların ışıltısıyla dillenen tüketim dilencilerinin
ellerine bırakırsın onu umursamadan. Tesellileşirsin beş dakikalar üzerinden. Dilenciler
"hiç yoktan iyidir" deyip rahatlar ya bozuk parayı. Sen de "elini boş çevirmedim hiç
olmazsa" deyip rahatlarsın beş dakika ayırmakla. "Hiç yoktan iyidir!"lerin dizi dibinde
yetim bir çocuk gibi elbisesiz, süssüz, tesellisiz sürünür beş dakika...
Hayatın yırtık cebinden kayıp düşen yarı çiğnenmiş bir sakızdır beş dakika.
Köşede unuttuğun, küstüğün kırık ve puslu ayna gibi, yüzünün rengini, gözünün
ışıltısını çok görürsün ona. Gövdeni koymazsın karşısına.
Oysa, ömür dediğin 'beş dakika'lardan ibaret değil mi?
Beş dakikaların içinde saklı oysa kelebeklerin çiçekleri göğe katan kanat çırpışları.
Beş dakikaların başında bekliyor oysa hiç lekesiz tebessümü sevenlerinin.
Beş dakikaların ortasında pusu kurmuştur oysa, ömür boyu sürecek sevdaların ilk
bakışı.
Beş dakikaların usulca örttüğü boşlukta kıpır kıpır yaşamaktadır sonralara sürgün
ettiğin aşkların yalımı.
Orada seni bekleyen "dudaklarına borçlandığın ve hiç ifade edilememiş sözlerin olmalı,
ürkek ve çekingen..."
Tir tir titreyen bir serçedir beş dakika avuçlarının içinde. Parmaklarının arasında bekliyor,
olan bitenden habersiz... Bir dokunsan gözlerinle, bir okşasan sözlerinle... Beş dakikaya
kalmadan kanat çırpacak serçe. Beş dakikaya kalmadan minik bedeninden dışarı taşacak.
Beş dakika içinde sonsuzun saklı olduğunu bilecek... Göklere hayat dolu bir kanat daha
değecek... Varlığın göğünde bir kanat da sen olacaksın beş dakikada... Varlığın göğsüne
bin can olacaksın beş dakikada... Çok geç kalıp da, "Bir beş dakika daha... N'olur bir beş
dakika daha..." demeden...

alıntı, s.demirci


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

İyilik


Iyilik
Adam kapiyi açtiginda, polislerle karsilasti.
Heyecanla:
- Bir sey mi istediniz? diye sordu. Bir olay mi var?
Içlerinden komiser olani:
- Geçen yil evinizi soyan hirsizi yakaladik, diye cevap
verdi.Ifâdesinden,
bu eve de girdigini anladik.
Adam, polislerin arasinda sikisip kalan 18-20 yaslarinda ki genci bir
müddet
süzdükten sonra:
-Buyurun, içeri girin, diye kenara çekildi. Herhalde bazi seyler
soracaksiniz.
Hep birlikte oturma odasina geçtiler. Adam önce polislerin, sonra da
hirsizin elini sikarak:
-Geldiginize sevindim, dedi. Bu gençle tanismayi da çok arzu ediyordum.
Polislerden biri:
-Herhalde yanlis anladiniz, diye lâfa karisti. Bu delikanli polis falan
degil, evinize giren hirsizdir.
Adam:
-Daha o kadar yaslanmadim memur bey, diye çikisti.Hirsiz oldugunu
biliyorum
ama, açik söylemek gerekirse sikayetçi de degilim.
Konusanlar hirsizi da sasirtmis görünüyordu. Adam, misafirlerine seker
ikram
ettikten sonra tane tane konusmaya devam etti:
- Evim soyulmadan önce geç vakitlere kadar oturur, hâliyle sabah
namazlarina
kalkamazdim. Ve çok istedigim halde günde bir sayfa bile Kur'an okumaya
vakit bulamazdim, namazlar da, kabul etsin hep yarim yamalak
olurdu.
Ama delikanli, bilmeden de olsa beni bu gafletten kurtartardi.
Polislerden biri dayanamayip atildi:
- Ne yapti ki bey amca?
Adam, biraz önce ikram ettigi sekerleri kutusuyla birlikte hirsizin
önüne
koyarken:
- Daha ne yapsin ki evlât, diye gülümsedi. Evime girdiginde,
televizyonumu
çalmisti.
(Cüneyd Suavi, Hayatin Içinden )


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ayasofya'daki levhalar neden indirildi?

*Duvarda asılı bulunan İsm-i Celâl levhası, kenardaki tahta iskelelerde sürüklendi:

27 Ekim 537’de İmparator Justinyanus tarafından muhteşem bir törenle açılan Ayasofya, 916 yıl kilise olarak kullanıldıktan sonra, 1453’de Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle camiye dönüştürüldü. Fatih'in, fethin ardından ilk iş olarak Ayasofya'nın tamirini emretmesi dikkat çekicidir.
Döneminin en geniş kubbesine sahip olan bu eser, yapıldığı tarihten itibaren asırlar boyunca aralıksız tamir gördü ve yenilendi.

Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok defa çöken kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarlarını eklemesinden sonra hiç çökmedi ve bu yaşlı anıt, böylece günümüze kadar gelebildi.
Fâtih, ilk Cuma namazını burada kıldı ve meydana getirdiği vakfiye ile onun asırlar boyunca yaşamasını sağladı.

Ayasofya, Osmanlı döneminde kaldığı 470 yıl içinde İstanbul'un en önemli camilerinden biri oldu. Ayasofya’ya, köşelerine inşa edilen dört minare, Sultan II. Selim, Sultan III. Murat ve Sultan III. Mehmet’in türbeleri, Sultan I. Mahmud’un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti ve kütüphanesi, Sultan Abdülmecid’in hünkâr mahfeli ve muvakkithanesi, Sultan İbrahim’in sebil ve çeşmesi ile Osmanlı kültür ve medeniyetinin damgası açıkça vuruldu. Caminin çeşitli yerlerine İslâm büyüklerinin ve Kur’an’dan bazı âyetlerin yazıldığı levhalar konuldu.

Levha sayısı sekize çıkarıldı
Ayasofya’ya ilk levhalar 1644 yılında, zamanına göre celi hattı en iyi yazan hattatlardan olan Teknecizâde İbrahim Efendi tarafından, caminin iki yarım duvarlarındaki mermerlere uyacak büyüklükte yazıldı. Dikdörtgen şeklinde olan bu levhalarda İsm-i Celâl, İsm-i Nebevİ ve Hulefa-yi Râşidin’in isimleri yer alıyordu.

1845’lerde, Sultan Abdülmecid dönemindeki onarımda, celi hat levhalarının zeminlerinin -zaman içinde- zedelendiği ve yenilenmesi gerektiği görüldü. Levhaların yeniden yazılması işi, Eyüp Sultan Camii imam hatibi ve Sultan’ın ikinci imamı, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye havale edildi. Levhalara, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri de eklenerek levha sayısı altıdan sekize çıkarıldı. 1849 yılı içinde, birkaç ay süren yoğun çalışmalar sonucu, dev levhalar hazırlandı. Levhaların yazılması işinde, Mustafa İzzet Efendi’ye talebeleri Şefik ile Ali Beyler de yardımcı oldular.
Ayasofya 13 Temmuz 1849’da, Ramazan ayının ilk cuması çok büyük bir törenle yeniden ibadete açıldı.

Dünyanın en büyük hat levhaları!
Levhalar, ağacının hafif olması sebebiyle, asıldığı yere daha az yük yüklemesi ve neme karşı dayanıklılığı dolayısıyla bozulmaması dikkate alınarak ıhlamur ağacından yapıldı. Hattat İzzet Efendi, sekiz adet cami levhasının asıllarını, önce küçük ebatlarda yazdı, sonra da kareleme metoduyla Ayasofya Kayyumhanesi’nde büyüterek, kalıplar halinde hazırladı. Levhalar, daha sonra caminin içinde monte edilen dairevi zeminlerine varak altınla yazılarak, yerlerine takıldı. Yuvarlak olan bu levhaların çapı 7,5 metre, harf kalınlığı 35 cm’dir.

Levha parçaları cami içinde birleştirildi.
Bu levhalar, dünyanın bilinen en büyük hüsn-i hat levhaları olup, Mâbed’in Osmanlı devri eserleri arasında en göz alıcı olanlarındandır. Muhteşem denmeye lâyık, birer ibda eseridirler. Harfler onca irilik ve kalınlıklarına rağmen, tenasüp bakımından mükemmel, gayet metin ve azametlidirler. Mustafa İzzet Efendi’nin Ayasofya’daki levhaları ve kubbe yazısı, onca büyüklüklerine rağmen, mekânla büyük bir uyum içindedir. Özellikle levhalar, mekân içerisinde kolye gibi asılı durmaktadır.

Sultan Ahmet’e konulacaktı!
Ayasofya’nın, 1 Şubat 1935’te müzeye çevrilmesi üzerine, içeride bulunan eşya ile halılar ve levhalar kaldırıldı. Bunun ardından, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazdığı celi levhaların indirilmesi için de bir arzu belirdi. Bu düşünce bir gerekçe de bulmuştu: Levhalar mimariyi bozuyor. Bu temelsiz iddia ile duvarda asılı bulunan İsm-i Celâl, İsm-i Nebevî, Hulefa-yi Râşidin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin levhaları asılı bulundukları yerden indirildiler.

23 Şubat 1935’te, İstanbul Müzeler Genel Müdürü Aziz Ogan’ın, levhaların kaldırılmasıyla ilgili Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderdiği yazıda şöyle deniliyordu:

‘Ayasofya Müzesi’ndeki Hattat Mustafa İzzet tarafından yazılmış büyük levhalar, İstanbul Evkaf Müdürlüğü tarafından ehline indirtilmiştir. Evkaf İdaresi’nce, kapılardan geçirilmesi kabil olmayan bu levhaların, sökülüp çıkarıldıktan sonra eski haline getirilerek Sultan Ahmet Camiine konulması kararlaştırılmış ise de, 7,5 -8 metre çapında olan bu levhaların Ayasofya’dan çok küçük olan Sultan Ahmet Camii’ni kapatacağı ve güzelliğini örteceği kuşkusuzdur.’

1939’da, bu karardan dört yıl sonra, Remzi Oğuz Arık başkanlığında toplanan bir komisyon, - Aziz Ogan’a rağmen- levhaların eşsiz Osmanlı eseri olduğu, uzaktan görülmek üzere yapıldığı ve Ayasofya’nın nispetleri gözetilerek yazıldıkları için, başka yerde teşhirlerinin mümkün olmadığı, gerekçesiyle eski yerlerine konmasına karar verdi. Ne var ki ödenek verilmediği için, bu karar 22 Ocak 1949’da, ancak on yıl sonra uygulanabildi!

Levhalar yerlerde sürükleniyor
Kaldırılan levhalar, Ayasofya’nın Hünkâr Mahfili tarafındaki köşesine ( sol tarafta karanlık bir köşeye) üst üste istif edilerek, rutubet ve havasızlık içinde çürümeye terk edildi.
Şâir ve yazar İ. Alâeddin Gövsa, 25 Ocak 1949’da Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan ‘Ayasofya Levhaları’ isimli makalesinde, duygularını şu sözlerle ifade eder:

‘Ayasofya’nın müze haline konulması sırasında, her biri nefis bir Türk eseri olan muazzam levhaların da yere indirilmiş olduğunu görerek üzülmüştüm. Binanın bir zamanlar Hıristiyan mâbedi olduğunu gösteren resimlerin ve haçların muhafazası nasıl tabii ise, Türk ve İslâm mâbedi sıfatıyla taşıdığı hatıraları da olduğu gibi muhafaza etmek öylece zaruri değil miydi?

On sene kadar önce Maarif Başmüfettişi sıfatıyla müzeye ait bir meseleyi tahkik ederken, levhaların duvar kenarlarında ve adi tahta iskelelere iliştirilmiş olarak sürüklendiklerini gördüm. Levhalar yerlerindeyken, kapıdan çıkıp çıkmayacaklarını ölçmek mümkün iken, teşebbüsün gayet cahilane bir hoyratlıkla yapılmış olması; sonra da kapıdan çıkarabilmek için, arkaları alçılı olan kalın mukavvaları bükmek suretiyle bir tanesinin kırılmış olduğunu müşahede ettim. Meseleye dair o zaman Maarif vekilliğine verdiğim rapor çok etraflı ve delillere müstenit idi.
Geçen gün hayretlere düşerek ve ta içimden yanarak öğrendim ki, o nefis levhalar hâlâ yerlerde sürüklenmektedir ve kararlaştırılmış olmakla beraber onları yerine asmak imkânı el’an bulunulamamıştır.’

Haince tertiplerin takipçisi oldum!
Levhalar konusunda Sanat Tarihçisi İbrahim Hakkı Konyalı şöyle der:
‘Güzel bir tesadüf diyelim. Bu levhalar mabedin kapılarından çıkmadı. Ben hâdiseleri, haince yapılan tertipleri günü gününe takip ettim. Levhaları çerçevelerden çıkartmak istediler. Kırılacaklarını, çatlayacaklarını ileri sürerek, bu cinayetleri işlemelerine mani oldum.’

***
Ayasofya’da mozaik araştırması yapması için izin verilen Amerikalı müsteşrik Thomas Whittemore, yapıdaki bir takım mozaik panolarını ortaya çıkardıktan sonra, kubbenin göbeğinde yazılı bulunan Nur Suresi’nin 35. âyetini de kazıyıp, altında bulunması muhtemel mozaikleri araştırmak istediyse de buna müsaade edilmedi. Böylece, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin nefis istifi de yok edilmekten kurtuldu.

‘Para yok, olsa asarım!’
Edebiyat Tarihçisi, Araştırmacı İbnü’l Emin Mahmud Kemal İnal Bey, levhaların asılması konusunu şöyle anlatıyor:

‘İsm-i Celâl’i, ism-i Nebevî’yi, esâmi-i Çâryâr (Dört halifenin isimlerini) ve Haseneyn’i ihtiva eden bu elvah-ı celile, bir takım kıymet bilmez eşhas tarafından indirilip bir kenara konulmuş ve bazılarının bazı yerleri zedelenmişti. Bu hal, bizimle beraber diğer erbab-ı imanı dağdar ettiğinden tekrar asılması için uğraştıksa da muvaffak olamamıştık.

Nihayet Ayasofya Müzesi Müdürü Muzaffer Ramazanoğlu’nu teşvik ve teşci ettiğimde: ‘Para yok, olsa asarım!’ demişti. Öteden beri bu işe sarf-ı zihin eden (kafa yoran) yüksek mühendis Ekrem Hakkı ve tüccardan Nazif Beyler, icap eden parayı hibeten lillah (Allah rızası için karşılıksız olarak) verdiler. Ekrem Beyin nezareti altında levhalar tamir edildi; yine o zat-ı ekremin (cömert şahsın) himmetiyle (yardımıyla) levhalar, 22 Ocak 1949’da elvah-ı şerife (şerefli levhalar) yerlerine asıldı. Ekrem, beni alıp götürdü. Levhaları mahall-i kadiminde görünce ağlamaya başladım. Cenab-ı Ekremü’l Ekremine hamd ü sena ve Nazif ile Muzaffer’e teşekkür ve dua ettim.’


Can alpgüvenç- YÜZAKI / ARALIK 2007

Üç Devirde Bir Mabed: Ayasofya, Prof. A. Akgündüz -Doç.Dr. Said Öztürk, İstanbul 2005, s.776.


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

İstanbul'un semt isimleri nereden geliyor?

 

İstanbul'un semt isimleri nereden geliyor?

 

 

Aksaray: Fatih'in sadrazamı İshak Paşa, İç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray'ı ele geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.

Ahırkapı: Marmara Denizi'nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için Ahırkapı ismi verildi.

Bağlarbaşı: Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer almasından dolayı bu adla anılıyor.

Bebek: Semtin isminin nereden geldiği konusunda iki rivayet bulunuyor. Bunlardan ilki, Fatih Sultan Mehmet'in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının Bebek lakaplı olması. Diğeri ise padişahın semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine bebek demesi ve bundan sonra bahçesinin bebek bahçesi olarak anılması.

Beşiktaş: İlk görüş, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini bağlamak için diktirdiği beş taştan aldığı yönünde. Diğeri ise bir papazın burada yaptığı kiliseye Kudüs'ten getirdiği beşik taşını koyduğu ve ismin buradan geldiği yönünde.


Beyazıt: Sultan II. Beyazıt'ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı.


Beyoğlu: Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan ilkine göre, İslamiyet'i kabul edip burada oturmaya başlayan Pontus Prensinden adını alıyor semt. Diğerine göreyse, 'Bey Oğlu' diye anılan Venedik Prensinin burada oturmasından geliyor semtin adı. Son bir rivayet de, burada oturan Venedik elçisine, yazışmalarda, "Beyoğlu" diye hitap edilmesinden semtin bu adla anıldığını söylüyor.

Bakırköy: Bizanslıların 'Makri Hori' dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların eline geçince 'Makriköy' adını aldı. 1925'te ulusal sınırlar içindeki yabancı kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk'ün isteğiyle semt Bakırköy adını aldı.

Bostancı: Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan biri olmasından alıyor.

Çemberlitaş: Bizans'ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu'nun bulunduğu yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını verdi.


Çengelköy: Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor.

Eminönü: Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi 'Emin'lere aitti. Semt, adını burada bulunan 'Gümrük Eminliği'nden alıyor.


Feriköy: Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam Feri'den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından Madam Feri'nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle anılmaya başlandı.
 

Galata: Gala, Rumca da "süt" anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata'nın adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir görüşe göre ise İtalyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'galata' kelimesi düşünülerek bu isim verildi.
 

Okmeydanı: Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış. 

Şişli: Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı olduğu ve 'Şişçilerin Konağı'nın zamanla değişikliğe uğrayarak 'Şişlilerin Konağı' hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor.


Şaşkınbakkal: Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkanı açıldığını görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala "şaşkın bakkal" yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal olarak anılmaya başlandı.


Tahtakale: Sözlük anlamı 'kale altı' olan Taht-el-kale'nin bozulmasıyla Tahtakale'ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi aldığı tahmin ediliyor. 

Taksim: Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer, Taksim olarak anılmaya başlandı.

 
Teşvikiye: Sultan Abdülmecit'in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu semtin adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile Rumeli ve Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş belgeleliyor.

 
Unkapanı: Bazı satış yerlerinde Arapça'da 'Kabban' adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.

Üsküdar: Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar'a dönüştü.

Kaynak :yeniasya/gencyaklasim

            herkonudan.com


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Mehmet’in Dönüşü

Mehmet’in Dönüşü

Cüneyd Suavi

İKİ KATLI bir evin çatısının içinde, saçtan yapılmış bir su deposu vardı. Hiçbir sorun çıkarmadan çalışıyordu ama, çok kötü bir yalnızlık çekiyordu. Üstelik de gün ışığı görmeden...

Su deposu, takıldığının ikinci senesinde, yalnızlığını gidermenin yolunu buldu ve kendisine bağlanan galvaniz boruya:

— Ucundaki musluğa rica et de, evde olup bitenleri bize aktarsın!. dedi.

Bu teklif, musluğun da işine geldi. O da zaten sıkılıp duruyordu. Kısa bir süre içinde sohbetler koyulaştı. Artık depo, bazen suyunun neden çabuk tükendiğini biliyordu. Bunlardan ilki, Kurban Bayramına rastlamıştı. Ev, tepeden tırnağa temizlenmiş ve kesilen hayvan için bol su gerektiğinden, depoyu kısa sürede tam takır boşaltmıştı. Üç ay sonra musluktan, ev sahibinin düğün yapacağı haberi geldi. Ve düğün günü tıka basa dolu olduğu halde, gelen kalabalığa fazla dayanamadı. Depo buna benzer günlerde, suyunu azar azar gönderiyor ve herkese yetmeye çalışıyordu.

Su deposu, çatıdaki dördüncü senesinde, musluktan sevinçli bir haber daha aldı. Evde artık üç kişiye hizmet edilecekti. Sahiplerinin bir çocukları doğmuş, ismi de Mehmet konmuştu.

Birkaç gün sonra musluktan:

— Mehmet’i yıkıyorlar, müjdesini duyunca heyecanlandı. Onun ilk banyosu için büyük bir titizlik göstermeli ve suyunun en berrak kısmını göndermeliydi. Depo, daha sonraki günlerde de onun bezleri için aynı çabayı gösterdi ve Mehmet’in büyümesini sürekli takip etti. Musluktan aldığı haberlerle saçlarının uzamasını, emeklemesini, yürümeye başlamasını ve okula gitmesini hayâlinde canlandırarak kendisini avutuyor ve ona duyduğu hasreti gideriyordu.

Yıllar peş peşe geçti. Su deposu eskimiş, Mehmet ise büyüyüp askere gitmişti. Depo, sanki ilk defa yalnızlık çekiyor ve ona kavuşmak için, suyunun her damlasıyla dualar ediyordu.

Mehmet’in dönmesi ayları aldı. Bu sürede depo hiç zorlanmadı. Koca evde iki kişi kaldığı için, her zaman dolu idi.

Bir gün ev sahipleri, suyu çok fazla kullanmaya başladılar. Evdeki faaliyet, yaşlı deponun gözünden kaçmadı.

Sebebini musluğa sorduğunda, yirmi yıl önceki gibi:

— Mehmet’i yıkıyorlar!. cevabını aldı. Doğu sınırında askerlik yaparken, vatan hâinlerinin şehit ettiği Mehmet’i yıkıyorlar!.


glitter-graphics.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

myspace backgrounds
Myspace Backgrounds